Dinin siyasal erklerin deposunu dolduran bir yakıt olduğuna değindiğim son yazımın üzerinden iki hafta geçti. Son dönemde dinin, bilhassa da, liberal politikalar ile beraber yürüyenlerin güç ve hegemonya hedeflerine devredildiğine vurgu yapan bu yazım sizlerden büyük ilgi gördü.

Dinin, yıpratılmış olduğu ve hasar aldığı konusunda benimle hemfikirdiniz. Din soslu siyaset hazırlayan politikacıların, dine ve toplumsala zarar verdiğinde mutabıktık. Atatürk’ün hiçbir zaman dini,  ilerleme önünde bir handikap olarak tanımlamadığını biliyordunuz. Aydınlanma ile dine saygının bağdaşmayacağını düşünenlerin, aymaz oldukları konusunda da bana katılıyordunuz. Amma velâkin, kafanızı karıştıran bir konu vardı…  Genellikle ataerkil ve kadın haklarına düşman olarak gösterilmeye çalışılan İslam’ın, “kadın”ı nasıl ele aldığı konusu, elektronik posta kutumu dolduran onlarca yazının mahreciydi… 

Defalarca yazdınız: “Lütfen bu konuyu ertelemeyin.” “Kadın ve din konusuna muhakkak değinin!”… 

Gerek İslam’ın, sosyal hayat pratiklerini cinsiyetler arasındaki ayrımcılık temeli üstünde organize ettiğini düşünenlerin fazlalığı gerekse ricalarınıza olan hürmetim, “İslam ve Kadın” konusuna değinmemi acilleştirdi.

Değerli okurlar bu konuyu tartışırken ilk önce, İslami kadın anlayışının daima yoruma açık olduğunu hatırlatmam gerekmektedir... Çünkü İslam’ın varlık kazandığı toplumlardaki bağlamsal gerçeklikler farklı yorumları kaçınılmaz kılmaktadır.

İslam’ın özü ile o özden yola çıkarak, o günün koşullarına göre üretilmiş çözümleri birbirine karıştırmamak gerekir. Kabul etmek gerekmektedir ki 1400 yıl öncesinin koşullarına getirilmiş çözümler dâhiyanedir. Ama yine kabul etmek gerekmektedir ki, onların bugün de uygulanmasını savunmak aptalcadır!... 14 asır öncesinin konjonktürüne bakmaksızın güçsüz savlar geliştirip kolaylıkla İslam’ı karalama yoluna gitmek ise aymazlıktır!...

Bir düşünelim!

Kadının deveden bile değersiz sayıldığı bir toplum… Kadın mirasla birlikte bir eşya gibi devrediliyor. Erkek istediği kadar kadınla evlenip istediğinde bırakıyor. Kız çocuğu doğuran anne cezalandırılabiliyor…

 

İşte, İslam bu koşullarda doğdu… Böyle bir topluma “kadın-erkek eşitliği”ni ya da “tek eşliliği” öyle kolay kolay anlatamazsınız. Dolayısıyla dininizi de kabul ettiremezsiniz. Bu bağlamda İslam, kadına erkeğin yarısı kadar da olsa mirastan pay verdi. İki kadının tanıklığını bir erkeğinkine eşit kıldı. Erkeğin karısına iyi davranmasını kurala bağladı. Çocuğa annesine saygı göstermesini öğütledi. Ve… erkeğin evliliğini dört kadınla “SINIRLADI.” (İslam’ın “Erkek dört kadınla evlenebilir.” ikazı, ayrıcalık değil, bir sınırlılıktır.)

İran’ın geçmişinde, kadını “şeytanın simgesi” olarak gören Zerdüşt Dini vardı. Arabistan’ın geçmişinde, kadını deveden bile değersiz sayan “Cahiliye Dönemi” vardı. Hâlâ bu karanlıkta yaşayan Müslüman toplumlara Anadolu İslam’ını (Kanımca sahih İslam’a en yakın olanını…) anlatmak yerine Arap-Acem kültürünü, İslam diye Türk halkına yutturmaya çalışan sağın ve solun yobazları, açıkçası bir kokuşmuşluk içindeler…

Şüphe yok ki, İslam eşitlikçi bir dindir! Ve yine şüphe yok ki, kadına merkezi bir rol ve öncelikli bir önem veren Kemalizm, bu bağlamda İslam ile koşuttur! Kimileri bu gerçeği “gerçekdışı” gibi göstermek için çırpınıyor… Bilmiyorum cehalettin mi, gafletten mi yoksa hıyanetten mi?

Peki, ne yapmalı?

İslam’ın akla seslendiği unutulmamalı...

Hiç kimsenin İslam’ın iletilerini yorumlama tekeline sahip olmadığı vurgulanmalı...

 İslam özgürlükçü değildir ve laiklik İslam la bağdaşmaz” savı çürütülmeli…

Tanrı ile kul arasında “aracı” kabul etmemesi nedeni ile İslam’ın pekâlâ eşitlikçi ve de özgürlükçü olduğu vurgulanmalı…

Muhammed’in hem din kurucusu hem de devlet başkanı olması nedeniyle; yaptığı her şeyin dinsel kural sayılmasının yanlışlığı derhal anlatılmalı…

 

Dahası ve en önemlisi dini öğrenmeli… Öğrenmeli ki “düşüncesizlik hakkı”nı kullananların ipliği pazara çıksın!