Cumhuriyet’in kurulduğu dönemde sanayi üretimi yok denecek kadar azdı. Neredeyse ekmeklik undan, giyilecek elbiseye her şey dış alımla (ithalat)  karşılanıyordu. Genç Cumhuriyet, Büyük Atatürk’ün deyimiyle; kılıçla kazanılan zaferleri, sabanla pekiştirecek ve kalıcılaştırılacaktı. Üretim toplumunu yaratabilmek için, “İktisadi bütünlük” olarak adlandırılan çalışmayla, Türk insanına gerekecek her türlü maddenin üretileceği fabrikalar açılmaya başlandı. Etibank, Sümerbank, şeker fabrikaları, tekstil fabrikaları, demir-çelik fabrikaları  ve millileştirilerek yabancıların elinden alınan madenler, limanlar, demiryolları vb. böyle doğdu. Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini kökleştiren bu kurumlar, Osmanlı’dan kalan borçları ödediği gibi Türkiye’ye topyekün kalkınmanın altın yıllarını yaşatan kurumlar oldu.

Aynı süreçte yerli malı kullanımı bilincini artırmak için düzenlenen Yerli Malı Haftalarımız, ulusal sanayi yaratma ülküsünün bayrağı oldu. Acıdır, bu haftaların önce içi boşaltılıp okullarda ruhsuz törenlerle geçiştirildi. Yerli malı sözü neredeyse dilimizden çıkarılmak istendi. Çünkü Cumhuriyet’in ekonomik rotası değiştirilmeye başlandı. Bu kapsamda da, dış  yardımsız ve yabancı sermayesiz olmaz mantığı ekonomide egemen olmaya başladı. Ardından da Cumhuriyet’e hayat vermiş kurumların devlet elinden çıkarılması süreci başladı. 1940’larda uçak yapıp Avrupa’ya satan Kayseri uçak fabrikasının gaz ocağı fabrikasına dönüştürülmesi, bu süreci çok iyi özetliyor.

Yerli malı bilincinin unutulmak üzere olduğu günümüzde Türkiye neredeyse ithal ürünler cehennemine dönmek üzere. Ekonomimiz üretimin yapılmadığı, üretim olmadığı için de işsizliğin doruklara çıktığı, dış alım (ithal) kullanımına dayalı bir hale düşürüldü.

Ekonomimiz artık üretimle değil; finans piyasalarıyla, özelleştirme gelirleriyle, dış yardımlarla ayakta tutulmaya çalışılıyor. Özelleştirmelerden elde edilen gelirler ve yabancılardan alınan krediler yatırıma gitmiyor, üretimse gittikçe düşüyor. Amik Ovamız, Çukurova’mız, Muş Ovamız var; ancak pamuğumuzu Yunanistan’dan alıyoruz. Cevizimizi Ukrayna’dan, İran’dan alıyoruz. Mısırı Amerika’dan alıyoruz. Arpayı Rusya’dan, eti ise Avustralya’dan.

Tarımda ürüne destek verileceğine, tarlaya destek verilmesinden dolayı köylü tembelliğe itiliyor. Yattığı yerden tarla parası adı altında güya destek alıyor. Yüzyıllar boyu oluşturduğumuz çiftçilik deneyimi yok ediliyor. Halkımız kısır (bir daha ürün vermeyen) GDO’lu tohumlardan elde edilen ürünlere mahkûm oluyor.

Dış alım ile dış satım arasındaki fark gittikçe artıyor. Alınan borçlar ve özelleştirme gelirlerinin önemli kesimi dış alımı ve finansal piyasayı güçlendirmeye gidiyor. Kalan kısmı da halka yeşil kart, kömür, gıda yardımı olarak dönüyor. Dolayısıyla çalışan, üreten toplumdan; işsiz ve sadaka alan topluma dönüşüyoruz. Borçların faizlerini ödeyecek gücümüz kalmadığında ise satabileceğimiz tek şey, elde kalan topraklarımız olacaktır.
Sürekli tüketen bir toplum olmamak için, ithal ürünler cehenneminde yaşamamak için, üretim ve dış satım ağırlıklı ekonomiyi canlandırmak durumundayız. Güçlü bir ulusal sanayi için ulusal bilgi birikimini ve ulusal teknolojimizi oluşturmak zorundayız. Kendi özgün markalarımızı yaratmak, kaliteli üretimimizi artırmak durumundayız. Burada görev, hem halka, hem de devlet adamlarımıza düşmektedir.

Ülkemizde üretildiği halde sırf yabancı marka hayranlığına prim vermek adına yabancı isim koyma, özgün çalışma yaratmayıp ürün dizaynını aynen ya da değiştirerek kullanma, ülke geleceğinin hovardaca harcanmasıdır. Üstelik bu ülkede, bu ülkenin insanlarınca üretilmiş ürüne yabancı isim koyup, dış satım malıymış gibi taktikler de kendi insanımıza, kendi üretimimize, kendi sanayimize saygısızlıktır.

Daha 1975’te kurulmuş ASELSAN’ın, kendi ürün tasarımı ve patentiyle yüze yakın çeşitte ürünü, Almanya ve ABD dâhil tüm dünyaya sattığını kaçımız biliyor acaba? Yine ASELSAN’ın dünyanın birçok ülkesindeki ihaleleri, uluslararası devleri eleyip aldığını kim biliyor? Burada ortaya çıkan bir diğer nokta da bu bilgilerin basınımızda yer almaması.

Biz istersek kaliteli markalarımızı yaratır, dünya pazarlarında da başarılar elde ederiz.

Ulusal bütünlüğümüze gelecek saldırılar karşısında ulusal savunma sanayimiz için, ulusal bütünlüğümüz içinde tüm yurttaşlarımızın da ortak gönenç düzeyinin yükseltilmesinin sağlanması, bu gönençle demokrasi içinde kalkınmasının sağlanabilmesi için tek temel, ulusal sanayinin gelişip güçlendirilmesidir.

Ülkemiz ancak ulusal sanayimizin güçlendirilmesiyle önder ülke, büyük ülke olabilir. Çünkü ancak ve ancak ulusal sanayisi güçlü ülkeler, gelişmiş büyük ülkelerin piyonu olmaktan çıkar, dünya uluslar topluluğunun onurlu bir üyesi olur.
Kendisi olamayan, başkası olmaya mahkûmdur.

 Op. Dr. Altınok ÖZ
Kartal Belediye Başkanı