Huzursuzluğun had safhaya vardığı son 25 yılın dünyasına farklı bir açıdan bakmak gerektiğine inanıyorum.
Dünya giderek küçülüyor,iletişim hızlandı, ulaşım kolaylaştı, bilgiye erişim neredeyse anlık hale geldi. Bizim yapamadıklarımızı bizim yerimize “yapan zeka” ya soruyoruz. Ama garip bir çelişkiyle karşı karşıyayız:.
Dünya küçülürken insanlar birbirine sığamıyor.
Peki bu sıkışıklığın asıl nedeni ne? Haritalar üzerindeki çizgiler mi, yoksa cüzdanlar arasındaki uçurum mu?
İlk bakışta akla gelen cevap “sınırlar” oluyor. Pasaportlar, vizeler, duvarlar, tel örgüler…
İnsan hareketliliğini kısıtlayan görünür engeller. Bir ülkede doğmuş olmak, başka bir ülkede yaşama hakkını neredeyse piyangoya çeviriyor. Oysa insanlık tarihi, göçlerin tarihi değil mi? Bugün “yasadışı” denilen birçok hareket, geçmişte medeniyetlerin kurulmasına zemin hazırlamıştı.
Ancak biraz daha derine indiğimizde sınırların aslında buzdağının görünen kısmı olduğunu fark ediyoruz. Asıl mesele çoğu zaman ekonomik. İnsanlar keyfinden yollara düşmüyor; savaş, yoksulluk, işsizlik ve umutsuzluk onları yerinden ediyor. Daha iyi bir yaşam umudu, en güçlü itici güç. Eğer dünyanın her yerinde insanca yaşam koşulları olsaydı, sınırlar bugünkü kadar tartışmalı olur muydu? Düşünün ki küçük bir lastik bota binerek herşeyi göze alıp çoluk çocuk ülkesinden çıkmaya çalışıp ölen insanların durumu gibi ,kimse kabına sığamıyor.
Gelir eşitsizliği, küresel sistemin en keskin fay hatlarından biri. Bir yanda bolluk içinde yaşayan toplumlar, diğer yanda temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan milyarlar…
Bu uçurum büyüdükçe, hareketlilik de artıyor. İnsanlar doğal olarak fırsatın olduğu yere gitmek istiyor. Ama tam da bu noktada sınırlar devreye giriyor ve bu hareketi durdurmaya çalışıyor.
Yani mesele “sınırlar mı, eşitsizlik mi?” sorusundan ziyade, bu ikisinin nasıl iç içe geçtiği. Sınırlar, eşitsizliğin sonuçlarını kontrol etmeye çalışan araçlara dönüşüyor. Ama kök neden ortadan kalkmadığı sürece, bu çabalar sadece geçici çözümler sunuyor. Bir başka deyişle, suyu taşıran şey kabın küçüklüğü değil; suyun bazı yerlere aşırı, bazı yerlere ise yetersiz dağıtılması.
Belki de asıl sorulması gereken soru şu: İnsanları yerinde tutacak bir dünya düzeni mümkün mü? Herkesin doğduğu yerde yaşayabileceği, ama isterse başka bir yere gidebileceği bir denge kurulabilir mi?
Cevap kolay değil. Ancak kesin olan bir şey var: İnsanlar bir kaba sığmıyorsa, sorun sadece kabın sınırlarında değil; içindeki dağılımın adaletsizliğinde de saklıdır.
Düzelmek ümidimizi varsayarak ve dünyayı doğru ve akil insanların yönetebilmesi dileklerimle mutlu bir gelecek diliyorum
Kalın sağlıcakla


FACEBOOK YORUMLAR