Modern insan, özellikle de Türkiye’de yaşayan birey, tarihin belki de en “zengin” deneyim havuzuna sahip. Ulaşım kolay, bilgi sınırsız, seçenekler sayısız. Aynı gün içinde üç farklı kültürle temas kurabiliyor, birkaç dokunuşla dünyanın öbür ucuna “ulaşabiliyoruz.” Ama bütün bu bolluğun ortasında, tuhaf bir yoksulluk büyüyor: derinlik yoksulluğu.
Ülke, her zaman "köprü" olmakla övünen ama bugün o köprünün üzerindeki trafiğin hızına kapılıp durmayı unutan bir toplum portresi çiziyor. Modern insanın sığ deneyimler içinde boğulurken derinlikten mahrum kalma trajedisi, bizim coğrafyamızda sadece bir "modernleşme sancısı" değil, aynı zamanda bir kimlik erozyonuna dönüşmüş durumda.
Türkiye gibi hem geleneksel hem modern dinamiklerin iç içe geçtiği bir toplumda bu durum daha da çarpıcı. Bir yanda köklü bir kültürel miras, diğer yanda hızla akan, tüketim odaklı bir yaşam tarzı. Bu iki dünya arasında sıkışan birey, deneyimi “yaşamak” yerine “tüketmeye” başlıyor.
Eskiden bir kahve sohbeti saatler sürerdi; şimdi kahve, fotoğrafı çekilip hikâyede paylaşıldığı anda tükeniyor. Eskiden bir dostluk yıllar içinde derinleşirdi; şimdi ilişkiler hızlı başlıyor, hızlı bitiyor. Eskiden bir kitap, insanın dünyasını değiştirirdi; şimdi kitaplar bile “bitirilmesi gereken listeler”e dönüşmüş durumda.
Ülkemiz ve belki de coğrafyamız üzerindeki bu sığlık, "haberdar olma" ile "bilgi sahibi olma" arasındaki uçurumda kendini gösteriyor. Her konuda bir fikrimiz var ama hiçbir konuda uzmanlığımız yok. Sosyal medyanın dayattığı 15 saniyelik videolar (reels/shorts), binlerce yıllık sözlü kültür birikimimizi "tık" odaklı bir sabırsızlığa hapsetti.
Son dönemlerde yaptığım konuşmalarda bir cümleyi çok söylemeye başladığımı fark ettim.
‘’Hiç unutmuyorum’’
Bu cümleyi kurarken hep eskilerden ve anılarımdan besleyerek konuşmalarımı güçlendirmek istediğim ortaya çıktı. Kendi düşünceme göre,, anlattıklarım ya çok ilgi çekiyordu, ya da ben o anlattıklarımı ikna edebilmek için güçlendirmek istiyordum. Bunun tek nedeni olabilirdi belki de. Karşımdaki kişiler unutma ve deneyim eksikliğine uğramışlardı.
Anadolu irfanı dediğimiz o dikey derinlik (kendini tanıma, tefekkür), yerini küresel bir yataylığa (her şeyi görme ama hiçbirine dokunmamaya bıraktı.
Türk insanı bugün her zamankinden daha fazla "içerik" tüketiyor ama bu içeriklerin ruhu besleme oranı giderek düşüyor. Bilgi, sindirilmeden atılan bir "atıştırmalığa" dönüşerek bir anlamda enformasyon obezitesi oluyor.
Türkiye’de bu yüzeyselleşmenin önemli bir nedeni de gösterme arzusu. Sosyal medya, deneyimin kendisini değil, onun temsilini değerli kılıyor. Tatil yapmak değil, tatili göstermek; bir yerde bulunmak değil, orada “görünmek” önemli hale geliyor. Böyle olunca deneyim, içsel bir zenginlik olmaktan çıkıp dışsal bir vitrine dönüşüyor.
Oysa bu toprakların kültürü, derinlik üzerine kuruluydu. Bir türküde saatlerce kaybolmak, bir sofrada uzun uzun oturmak, bir hikâyeyi defalarca dinlemek… Bunlar “yavaş” ama derin deneyimlerdi. Bugün ise hız, derinliğin yerini almış durumda.
Bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor:
Gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece geçip gidiyor muyuz?
Modern Türk insanı belki her zamankinden daha fazla şey görüyor, geziyor, deniyor. Ama bunların ne kadarı içimize işliyor? Ne kadarı bizi dönüştürüyor?
Çünkü gerçek deneyim, sayıyla değil, etkiyle ölçülür.
Ve etki, ancak derinlikle mümkündür.
Belki de ihtiyacımız olan şey daha fazlasını yapmak değil, daha az şeyi daha derin yaşamak. Bir sohbeti bölmeden dinlemek, bir şehri acele etmeden gezmek, bir kitabı gerçekten anlamaya çalışmak…
Modern bir çölde hızın ve hazzın içinde kaybolan derinlik misali.
"derinlik sarhoşluğundan sığlık ayılmasına kadar olan bölümlerde, neden artık hiçbir şey yetmiyor?" dediğimizde de şu metaforlarla konuyu bağlamak istiyorum.
Çünkü yüzey parlaktır, dikkat çeker.
Ama derinlik, insanı dönüştürür.
Kalın sağlıcakla;


FACEBOOK YORUMLAR