İstemeye Cesaret Edememek

Sinan Bayraktar
ABONE OL



Utanç kelimesi üzerinde düşünürken bir psikoloji paylaşımında bu cümleyi gördüm.
“Utanç, kesintiye uğramış arzudur.
O yüzden insan bazen kendi hayatına bile geç kalır”
İlginç bir bakış açısıydı
Aklıma hep şu düşünce gelir.
“İstiyorum ama…”
Belki de hayatımız boyunca en fazla kullandığımız ama en az fark ettiğimiz cümlelerden biridir bu.
İstiyorum ama ayıp olur.
İstiyorum ama el âlem ne der?
İstiyorum ama bu yaştan sonra olmaz.
İstiyorum ama ailem kabul etmez.
İstiyorum ama düzenim bozulur.
İstiyorum ama ya başaramazsam?
Dikkat ederseniz cümlenin ilk yarısında biz varız. “Ama”kelimesi  oraya tam bir bozguncu olarak girince cümlelerin İkinci yarısında ise çoğu zaman başkaları yer almaya başlar.

İnsan daha çocukken istemeyi öğreniyor. Fakat hemen ardından neyi isteyip neyi istememesi gerektiğini de öğrenmeye başlıyor.
Hatta şartlı öğreniyor ve buna zorlanıyor
“Uslu çocuk böyle yapmaz.”
“Senin neyine?”
“O işten ekmek çıkmaz.”
“Millet ne der?”
“Baban ne düşünür?”
“Bu yaştan sonra macera aranmaz.”

Türkiye’de pek çoğumuzun hayat pusulasında kendi yönümüz kadar çevrenin işaretleri de vardır. Aile, mahalle, okul, işyeri, toplum,kankalar ve adını bile bilmediğimiz birçok kişi

Bir süre sonra insan kendi sesini kalabalığın sesinden ayıramaz hale gelir.
Ve asıl mesele burada başlar.
Başkasının hayalini kendi hayalimiz sanarak yaşamaya çalışırız.

İnsan bazen istediği şeye ulaşamadığı için mutsuz olmaz.
Yanlış şeyi istediğine yıllar sonra fark ettiği için mutsuz olur.
İşte hepimizin başına gelenler
İyi bir üniversite…
Saygın bir meslek…
Kurumsal bir şirket…
Müdürlük…
Ev…
Araba…
Belirli bir gelir…

Bunların hiçbiri yanlış değildir.
Fakat bence şu soru önemlidir.
Bunları gerçekten biz mi istedik, yoksa istememiz gerektiği bize mi öğretildi?

Bir insan yıllarca merdiven çıkabilir.
Fakat merdivenin yanlış duvara dayandığını en üst basamakta fark etmek ağırdır. Vazgeçmelerin de çoğu bu noktada yaşanır ve bırakın tekrar denemeyi ilk basamağa basmayı bile düşünmeyiz.
İşte bazen hayat tam olarak böyle geçer.
Çoğu zaman çok çalışırız, başarılı oluruz takdir ediliriz.
Kartvizitimiz büyür ,gelirimiz artar.
Fakat içimizde açıklayamadığımız küçük bir boşluk kalır.
Çünkü vardığımız yer, yıllarca gitmek istediğimizi sandığımız yerdir; ama belki de hiçbir zaman gerçekten bizim yerimiz değildir.
İşte o kelime bana farklı bakmayı gerektirdi. Belki de “Utanç bazen sessiz bir bekçilik yapıyor” metaforu bu farklılığı yaratabiliyor.
Utanç yalnızca yaptığımız kötü bir şeyden sonra ortaya çıkan duygu değildir.
Bazen henüz yapmadığımız şeylerin kapısında bekler.
“Bunu gerçekten istiyor musun?”
diye sormaz.
“Bunu istersen insanlar senin hakkında ne düşünür?” diye sorar.
Böylece insan arzusunun önüne görünmez bir sınır çizer.
Çocukken resim yapmak isteyen biri mühendis olur.
Yıllardır işinden mutsuz olan biri “garanti maaş” uğruna kalır.
Hayatında başka bir yol isteyen biri “bu saatten sonra olmaz” diyerek kendini ikna eder.
Bir yönetici yıllardır aynı kurumda kalır ama aslında başka bir şey yapmak istemektedir.
Bir insan konuşmak ister, susar.
Gitmek ister, kalır.
Başlamak ister, erteler.
Hayır demek ister, evet der.
Sonra yıllar geçer, geçer, geçer. …
Ve en kötüsü insan bazen başkalarının kendisine çizdiği sınırları, kendi karakteri sanmaya başlar.

Belki de yetişkinliğin en zor taraflarından biri  istemeyi yeniden öğrenmektir.
Ne istediğimizi yeniden öğrenmek.
Çünkü bir süre sonra soru “Ne istiyorum?” olmaktan çıkar.
“Ne istemem gerekiyor?” haline gelir.
Oysa bu ikisi aynı şey değildir.
İstemeyi öğrenmek büyük devrimler yapmak anlamına gelmez.

Bu eylem, bazen sadece kendine dürüstçe sorabilmektir.
Ben bunu gerçekten istiyor muyum?
Bu hayat bana mı ait?
Bu hedef benim mi?
Bu başarı tanımı bana mı ait?
Yoksa başkalarının alkışlayacağı bir hayatı mı yaşamaya çalışıyorum?

Bu soruların cevabı hemen gelmez. Eğer kopyala/yapıştır hayatlara devam edersek
 zaten gelmeyecektir.
Çünkü yıllarca üstünü örttüğümüz bir sesi bir sabah uyandığımızda berrak biçimde duyamayız.
Bu yüzden insanın zaman zaman kendi hayatının tapusuna bakması gerekir.
Gerçekten benim mi?

Belki de olgunluk, daha fazla şeye sahip olmak değildir.
Neyi gerçekten istediğimizi ayırt edebilme cesaretidir.
İnsan hayatının bir döneminde kendi sesine dönmek zorundadır.

Bu dönüş bazen kolay olmaz.
Çünkü kendi yurduna dönmek için önce yıllardır yaşadığın yerin sana ait olmadığını kabul etmen gerekir.
Ama belki de özgürlük tam burada başlar.
“İstiyorum ama…” cümlesindeki “ama”yı fark ettiğimiz gün.
Çünkü insanın hayatındaki en uzun yolculuk bazen başka bir ülkeye, başka bir şehre ya da başka bir işe doğru değildir.
Kendi arzusuna doğru yaptığı yolculuktur.
Yeter ki peşinde koştuğumuz hayali toprakları kendi yurdumuz sanmayalım.
Çünkü insanın gerçek yurdu, başkalarının kendisi için çizdiği hayat değil; sonunda “Bunu ben istiyorum” diyebildiği yerdir.
İstersek yaparız bence.
İstemeyi yeniden öğrenebiliriz.
Yavaş da olsa.
Deneyelim ,kesinlikle,ben yaptım ,siz de yapabilirsiniz
Yeterki kendi değerlerimize sahip çıkalım
Sağlıklı ömürler
Sinan Bayraktar (PhD)