“İnsanı asıl susturan, karşısındakinin konuşmaması değil; kendi sözünün artık hiçbir yere ulaşmadığını hissetmesidir.”
Bazen bir insanı susturmak için ona “Sus!” demenize gerek yoktur.
Onu uzun süre dinlememeniz yeterlidir.
Bu konuya nereden geldim derseniz, çok konuşan biri olarak kendime şu soruyu sordum. ‘’Acaba susarak karşındakini daha mi iyi yönetebilirsin?
Bu soru farklı yönden bakmamı sağladı.
Bazen karşınızdakilerin söylediklerini önemsemeyin.
Sorularını cevapsız bırakın, itiraz ettiğinde görmezden gelin. Bakın o zaman bir süre sonra zaten konuşmayı ve belki de sizin rahatsız olduğunuz itirazları veya yükselmeleri bırakacaktır.
Çünkü insan yalnızca konuşarak iletişim kurmaz. Konuştuğunda karşısında bir muhatap olduğunu hissederek iletişim kurar.
Bugün Türkiye'nin üzerinde belki de yeterince konuşmadığımız meselelerinden biri budur:
İnsanların konuşmasına rağmen duyulmadıklarını düşünmeleri.
Bu yalnızca evlerin içinde yaşanmıyor.
İşyerlerinde, okullarda, kurumlarda, siyasette yaşanıyor.
Hatta zaman zaman bir toplumun ortak ruh hâline dönüşüyor.
Türkiye'deki birçok ailede çok tanıdık bir sahne vardır.
Baba kızmıştır, konuşmaz. Anne kırılmıştır, konuşmaz. Eşlerden biri günlerce diğerine mesafe ve gerçek anlamda ambargo koyar.
Çocuk bir hata yapmıştır; onunla konuşulmaması bir terbiye yöntemi olarak görülür.
Biz buna çoğu zaman “küsmek” deriz.
Fakat küsmek ile cezalandırıcı sessizlik arasında önemli bir fark vardır.
Küsen insan aslında hâlâ ilişki içindedir. “Sana kırıldım.” demektedir.
Cezalandırıcı sessizlikte ise mesaj değişir:
“Seninle konuşmaya değer görmüyorum.”
İşte insanın canını acıtan çoğu zaman sessizliğin kendisi değil, bu anlamdır.
Çünkü tartışmanın içinde hâlâ bir ilişki vardır.
Sessizce yok sayılmanın içinde ise giderek büyüyen bir değersizlik hissi oluşabilir.
İşyerlerinde en tehlikeli çalışan bazen şikâyet eden değildir
Yıllardır işletmelerde yöneticilerle ve çalışanlarla konuşurken aynı tabloya tekrar tekrar rastlanır.
Yönetici çalışanından şikâyet eder. “Eskiden fikir söylüyordu, şimdi hiçbir şeye karışmıyor.”
Belki de asıl sorulması gereken soru şudur:
Neden sustu?
Çünkü çalışanlar çoğu zaman bir sabah uyandıklarında kuruma karşı ilgilerini kaybetmezler.
Önce konuşurlar. Bir problemi anlatırlar. Bir öneride bulunurlar. “Bu müşteri kaybedilebilir.” derler. “Bu süreç yanlış işliyor.” derler.
“Burada bir hata yapıyoruz.” derler.
Birinci kez söylerler, İkinci kez söylerler, Üçüncü kez söylerler……….
Fakat hiçbir şey değişmezse insan zihninde çok tehlikeli bir cümle oluşmaya başlar:
“Söylesem ne olacak?”
İşte kurumsal sessizlik tam burada başlar. ‘’Bana mı kaldı’’ hatta Sana mı Kaldı’’
Şikâyet eden çalışan hâlâ kurumu önemsiyor olabilir.
Tartışan çalışan hâlâ çözüm arıyor olabilir.
İtiraz eden çalışan hâlâ kendisini o yapının parçası görüyor olabilir.
Asıl tehlike hiçbir şey söylemeyen çalışandır.
Çünkü bazı çalışanlar kurumdan önce zihnen ayrılır, sonra fiziksel olarak.
Yönetici ise çoğu zaman ayrılık dilekçesi geldiğinde şaşırır.
Oysa çalışan belki de aylar önce gitmiştir.
Sadece bedeni işe gelmeye devam etmiştir.
Bir sürekli analiz etmeye çalıştığımız ve bence bizim gençlik düşüncelerimizden çok farklı olmadığına inandığım bugünün gençlerinin sessizliği
Türkiye'de gençlerle konuştuğunuzda zaman zaman şu cümleleri duyarsınız:
“Kim dinliyor ki?”
“Bir şey değişmez.”
“Uğraşmaya değmez.”
Bu cümleler yalnızca umutsuzluk cümleleri değildir.
Aynı zamanda muhatap bulamama cümleleridir.
TÜİK'in 2025 Yaşam Memnuniyeti Araştırması'nda 18-24 yaş grubunda kendisini mutlu olarak tanımlayanların oranı yüzde 54,4 olarak ölçüldü. Aynı araştırmada Türkiye genelinde insanların en büyük mutluluk kaynağının hâlâ aile olduğu görülüyor.
Bu iki veri birlikte düşünülmeye değer.
Çünkü bizim toplumumuz hâlâ güçlü biçimde ilişkilere dayanıyor.
Aileye, arkadaşlığa, mahalleye, iş arkadaşlığına ve bir yere ait olmaya.
Tam da bu nedenle “duyulmamak” bizim toplumumuzda yalnızca iletişim problemi değildir.
Bir aidiyet problemi hâline gelebilir.
Genç insan bir fikrini söylediğinde sürekli küçümseniyorsa bir süre sonra fikir söylemez.
Çalışan önerisinin hiçbir karşılık bulmadığını düşünüyorsa öneri üretmez.
Vatandaş söylediği sözün hiçbir şeyi değiştirmediğine inanıyorsa kamusal meselelerden uzaklaşabilir.
Ve toplumlar bazen insanların bağırmasıyla değil, artık konuşmaya değer görmemesiyle yorulur.
Türkiye'de garip bir çelişki var
Türkiye aslında sessiz bir ülke değildir.
Tam tersine çok konuşuruz. Televizyonlarda konuşuruz, sosyal medyada adeta bülbül olduk,
Kahvehanelerde konuşuruz, aile sofralarında çenemiz durmaz, Trafikte birbirimize bile uzun konuşmalar yapabiliriz.
Geçenlerde Anadolu kırsalındaki kentlerin birinde yaşayan bir dostum, ‘’saat 16.00 sonra İstanbul’dan arayan bir arkadaşımın telefonda adını gördüğümde bazen açmıyorum, çünkü çoğu o saatlerde eve ulaşmaya çalışırken trafikte sıkılmış ve geyik muhabbeti yapacak birini arıyordur’’
Çok konuşmak, çok iletişim kurduğumuz anlamına gelmez.
İletişimin iki ayağı olduğunu hepimiz biliriz.
Konuşmak ve duyulmak.
Bugün belki de sorunumuz insanların konuşmaması değil, insanların birbirlerini giderek daha az dinlemesi.
Uzmanı olduğumuz Sosyal medyaya bakın.
Bir düşünce söylendiğinde çoğu insan anlamaya çalışmıyor.
Önce şunu soruyor:
“Bizden mi, onlardan mı?”
Bu soru devreye girdiği anda fikir ikinci plana düşüyor, kimlik öne çıkıyor.
Türkiye üzerine yapılan akademik çalışmalar da siyasi kutuplaşmanın yalnızca siyasi liderlere ilişkin tutumlarla sınırlı kalmayıp yaşam tarzı tercihlerine kadar uzanabildiğini gösteriyor.
İşte burada çok önemli bir toplumsal tehlike ortaya çıkıyor:
Muhatap olmak yerine birbirimizi sınıflandırmaya başlıyoruz.
Sen şucusun, Sen bucusun, Sen zaten böylesin.
Bu cümlelerin başladığı yerde merak biter ve merakın bittiği yerde dinlemek biter.
Dinlemenin bittiği yerde ise konuşmanın anlamı giderek azalır.
Ekonomide bile mesele yalnızca para değildir
Türkiye'nin en önemli sorunu olarak hayat pahalılığını gösterenlerin oranı yüzde 31,3. Yoksulluk yüzde 16,5, eğitim ise yüzde 16,1 ile ardından geliyor.
Bu rakamlara yalnızca ekonomik veri olarak bakabiliriz.
Ama bir de insan tarafı vardır.
Bir esnaf düşünün.
Maliyetlerini anlatıyor.
Bir emekli geçinemediğini anlatıyor.
Bir genç ev kurmanın zorluğunu anlatıyor.
Bir işletme sahibi finansmana erişemediğini anlatıyor.
Buradaki mesele yalnızca sorunun çözülüp çözülmemesi değildir.
İnsanların önce şu ihtiyacı vardır:
“Benim yaşadığım gerçek görülüyor mu?”
Çünkü her problemi hemen çözemeyebilirsiniz.
Fakat insanı dinleyebilirsiniz.
Bazen yönetim tam da burada başlar.
İyi yönetici bütün sorunları anında çözen kişi değildir.
İnsanlara, sorunlarının duyulduğunu hissettirebilen kişidir.
Devlet için de böyledir, şirket için de, aile için de.
Yöneticiler neden sessizlikten korkmalıdır?
Bir toplantı düşünün.
Genel müdür konuşuyor.
Kimse itiraz etmiyor.
Her soruya:
“Uygun.” “Olur.” “Tamamdır.” cevabı geliyor.
Dışarıdan bakıldığında mükemmel bir uyum görüntüsü vardır.
Ben ise böyle toplantılardan biraz korkarım.
Çünkü kurumların en büyük risklerinden biri çatışma değildir.
Sahte uyumdur.
İnsanların konuşmaya cesaret edemediği kurumlarda yöneticiler zamanla yalnızca duymak istediklerini duyar.
Sonra gerçek ile yönetim arasındaki mesafe büyümeye başlar.
İyi yönetici kendisine katılan insanları değil, gerektiğinde rahatça itiraz edebilen insanları da çevresinde tutabilendir.
Çünkü bazı kurumları hatalar batırmaz, hataların konuşulamaması batırır.
Toplumların da kulağı vardır, toplumun sağlığını yalnızca insanların ne kadar konuştuğuna bakarak anlayamayız.
İnsanlar birbirlerini ne kadar dinliyor?
Bir genç yaşlıyla konuşabiliyor mu?
Bir çalışan yöneticisine itiraz edebiliyor mu?
Bir öğrenci öğretmenine soru sorabiliyor mu?
Bir vatandaş farklı düşünen komşusuyla aynı masada oturabiliyor mu?
Bir yönetici kötü haberi rahatça duyabiliyor mu?
Bunların cevabı bize toplum hakkında çok şey anlatır.
Çünkü demokrasi de yönetim de aile de arkadaşlık da aslında aynı temel ilkeye dayanır:
Karşındakini muhatap kabul etmek.
Muhatap kabul etmek onunla aynı fikirde olmak değildir.
Tam tersine...
Aynı fikirde olmadığınız bir insanı dinleyebiliyorsanız gerçek iletişim orada başlar.
Belki de Türkiye'nin bugün ihtiyacı daha fazla konuşmak değildir.
Zaten yeterince konuşuyoruz.
Birbirimize daha fazla cevap vermeye ihtiyacımız var.
Daha fazla dinlemeye.
Daha fazla soru sormaya.
Ve en önemlisi, karşımızdaki insana:
“Sözün bana ulaştı.” duygusunu verebilmeye.
Umarım yazdıklarım bir yerlere ulaşıyor mudur? Ne dersiniz
Okuduğunuza göre size ulaştım. Saygılarımla,
Kalın sağlıcakla ,


FACEBOOK YORUMLAR