Sandık Var, Seçim Var; Peki Gerçekliği Kim Kuruyor?
Hakkı Tan
Modern siyaset bize basit bir hikâye anlatır: Vatandaş özgürdür; ister oy verir, ister vermez; ister partiye üye olur, ister olmaz; ister iktidarı destekler, ister muhalefete katılır. Bu hikâye kulağa makul gelir. Çünkü sandık vardır, parti vardır, kampanya vardır, aday vardır, tercih vardır.
Fakat asıl soru şudur: Seçmen gerçekten neyi seçmektedir?
Sandığa giden insan, önünde sınırsız bir siyasal imkân alanı bulmaz. Karşısında daha önce partiler, seçim yasaları, aday belirleme süreçleri, medya düzeni, kampanya finansmanı ve siyasal ağlar tarafından kurulmuş bir seçenekler alanı bulur. Yani seçmen çoğu zaman gerçekliği kurmaz; kendisine kurulmuş gerçeklik içinde tercih yapar.
Ben buna siyasal gerçekliğin mimarisi diyorum.
Bugün siyaseti yalnızca “kim kazandı, kim kaybetti?” sorusuyla anlamaya çalışmak yetmez. Daha derine inmek gerekir: Kim aday olabildi? Kim aday gösterilmedi? Kim görünür kılındı? Kim görünmez bırakıldı? Hangi parti, hangi kişi, hangi hareket “makul”, “ciddi”, “çalışılabilir” ya da “tehlikeli” olarak kodlandı?
İşte çağdaş iktidarın gücü burada başlar. İktidar yalnızca yasaklayan, izleyen ya da cezalandıran bir mekanizma değildir. Daha derinde, insanın gerçeklikle hangi koşullar altında karşılaşacağını belirleyen bir mimaridir.
Bu yüzden artık yalnızca Panoptikon’dan, yani gözetleyen iktidardan söz etmek yetmez. Bugünün meselesi yalnızca “bizi kim izliyor?” değildir. Daha temel soru şudur: İçinde hareket ettiğimiz gerçekliği kim kuruyor?
Ben bu rejimi Onoptikon olarak adlandırıyorum. Onoptikon, insanı yalnızca görünür kılan değil; insanın hangi yolları, hangi kapıları, hangi seçenekleri gerçeklik olarak deneyimleyeceğini önceden belirleyen iktidar biçimidir.
Siyasi parti üyeliği de bu bağlamda yeniden düşünülmelidir. Elbette her parti üyeliği zorunluluk değildir. İnsan ideolojik olarak inanabilir, mücadele etmek isteyebilir, kolektif bir davaya katılabilir. Fakat bazı bağlamlarda parti üyeliği artık yalnızca siyasi tercih olmaktan çıkar; tanınmanın, korunmanın, iş bulmanın, kaynaklara erişmenin, dışlanmamanın ve sistem tarafından okunabilir kalmanın şartına dönüşür.
Kimse size açıkça “şu partiye üye ol” demeyebilir. Fakat üye olmadığınızda kapıların nasıl kapandığını, başvuruların nasıl görünmezleştiğini, ilişkilerin nasıl soğuduğunu, kaynakların nasıl uzaklaştığını deneyimlersiniz. İşte bu açık baskı değil, daha sinsi bir şeydir: altyapısal dayatma.
Bu dayatmanın en karanlık tarafı, insanı hem mecbur bırakması hem de sonra “sen seçtin” demesidir. Birey kendi gerçeklik alanını kuramamış, seçenekleri önceden düzenlenmiş, tanınma koşulları baştan belirlenmiş olabilir. Buna rağmen sistem onu özgürce tercih yapmış bir yurttaş gibi sorumlu tutar.
Bu özneye Homovictimus diyorum: Eylemlilik koşulları elinden alınmış, ama yaptığı tercihlerden tamamen sorumlu tutulan insan.
Aynı mantık muhalefet için de geçerlidir. Muhalefet her zaman iktidarın dışı değildir. Çoğu zaman iktidarın bekleme odasıdır. Seçilene kadar itiraz dili konuşur; seçildikten sonra hızla düzen, kurum, istikrar, devlet aklı ve sorumluluk diline geçer.
Bu yüzden “muhalefet” kelimesi bizi rahatlatmamalıdır. Muhalefet gerçekten iktidarın gerçeklik mimarisini bozuyor mu, yoksa aynı mimarinin gelecekteki sahibi olmayı mı bekliyor? Daha sert soralım: Bazı muhalefet biçimleri iktidar olmak istemiyor, sadece statükodan kendi payını alarak seçmende biriken umudu sürekli erteliyor olabilir mi?
Kartel parti düzeni tam da burada ortaya çıkar. Muhalefet bazen iktidarın karşıtı değil, sistemin konforlu ortağıdır. Seçmene sürekli “bir sonraki seçim” vaadi sunar, fakat bu vaat çoğu zaman siyasal enerjiyi diri tutmak için değil, onu yönetilebilir hâlde bekletmek için işler.
Seçimler de yalnızca irade beyanı değildir. Aynı zamanda toplumsal enerjinin yönetilme biçimidir. Öfke oya, umut kampanyaya, itiraz katılıma, kolektif gerilim seçim sonucuna dönüştürülür. Böylece toplumda biriken enerji, sistemin sayabileceği, tanıyabileceği ve diplomatik olarak işleyebileceği bir sonuca çevrilir.
Bu nedenle yüksek katılım her zaman “her şey yolunda” anlamına gelmez. Yüksek katılım, seçim gerçekliğinin işlediğini gösterebilir; ama o gerçekliğin nasıl kurulduğunu açıklamaz. Sandığa yoğun katılım, sandıktan önce kurulmuş adaylık, medya, parti ve temsil mimarisini otomatik olarak meşrulaştırmaz.
Bugün uluslararası açıklamalarda da bunu görüyoruz. Seçimlere yüksek katılım, çoğu zaman demokratik canlılık, kurumsal bağlılık ve meşruiyet göstergesi olarak sunuluyor. Fakat asıl mesele şu: Seçmen sandığa yüksek oranda girmiş olabilir; peki önüne konulan seçenekler nasıl üretildi? Kim seçilebilir kılındı? Kim daha baştan oyun dışına itildi?
Siyasetin kör noktası burasıdır.
Dahası, parti dışı hareketler de bu mimarinin dışında değildir. Lidersiz ağlar, dijital topluluklar, sokak hareketleri, popülist figürler ya da sistem karşıtı söylemler çoğu zaman “sistemin dışında” görünür. Fakat görünürlüklerini medya, platformlar, algoritmalar, güvenlik aygıtları, fon ağları ve dikkat ekonomisi içinde kazanırlar.
Sisteme küfretmek sistem dışı olmak değildir. Bazen tam tersine, sisteme küfreden figürler en yüksek okunabilirliği elde eder. Skandal, öfke, viral dolaşım ve kutuplaşma onları sistemin en kullanışlı nesnelerine dönüştürebilir. Buna antagonistik okunabilirlik diyorum.
Buradaki mesele şudur: Çağdaş siyasal düzen yalnızca uyumu değil, itirazı da işleyebilir. Yalnızca destekçiyi değil, karşıtı da okuyabilir. Yalnızca parti üyesini değil, parti düşmanını da sistemin dikkat ekonomisine çevirebilir.
Peki çıkış var mı?
Bu metin bir çözüm reçetesi sunmuyor. Çünkü Gerçeklik Paradigması’nın görevi reform paketi yazmak değildir. Onun görevi, özgürlük diye deneyimlediğimiz alanın ne kadarının bize önceden dayatılmış olduğunu teşhis etmektir.
Bu teşhisin son eşiği opaklıktır. Opaklık, sisteme tamamen tercüme edilememek demektir. Bir insanın bütünüyle parti koduna, veri profiline, kimlik etiketine, seçmen davranışına, ağ ilişkisine indirgenememesidir.
Opaklık pasif ilgisizlik değildir. “Siyasetten uzak durmak” da değildir. Opaklık, insanın hâlâ tamamen okunamaz, tamamen sınıflandırılamaz, tamamen ele geçirilemez bir yanının kalmasıdır.
Sonuçta şu soruyu sormak zorundayız:
Bir insan partiye üye olduğunda gerçekten seçim mi yapmaktadır, yoksa seçim olarak yaşadığı alan zaten baştan kurulmuş mudur?
Bir seçmen sandığa gittiğinde gerçekten temsilcisini mi seçmektedir, yoksa parti tarafından seçilebilir kılınmış seçenekleri mi onaylamaktadır?
Bir muhalefet hareketi gerçekten iktidarı sarsmakta mıdır, yoksa aynı iktidar mimarisinin gelecekteki sahibi ya da konforlu ortağı olmaya mı hazırlanmaktadır?
Ve en önemlisi:
Siyasal özgürlüğümüz gerçekten bize mi aittir, yoksa sistemik silinmeden kaçınmak için sürekli okunabilir olmaya mı zorlanıyoruz?
Bugünün siyasetini anlamak için yalnızca sandığa değil, sandıktan önce kurulmuş gerçeklik mimarisine bakmak gerekir. Çünkü bazen özgürlük dediğimiz şey, dayatılmış gerçekliğin en başarılı biçimidir.
Kaynak
https://www.academia.edu/167481653/The_Architecture_of_Political_Reality_Participation_Opposition_and_Legibility_in_the_Onopticon_Regime_A_Reality_Paradigm_Based_Theoretical_Inquiry_into_the_Infrastructural_Imposition_of_Political_Party_Membership


FACEBOOK YORUMLAR