Aynı Dili Konuşuyoruz, Aynı Dünyada Yaşamıyoruz

Sinan Bayraktar
ABONE OL

Çünkü bugün insanlar aslında konuşuyor.
Mesaj atıyor, video çekiyor, toplantı yapıyor, paylaşım yapıyor…
Ama nedense birbirlerini eskisi kadar anlayamıyorlar.
Belki de yaşadığımız şey bir iletişim krizi değil de toplumsal bir evrim sancısıdır.
Eskiden Anadolu’da yaşlılar ilginç bir cümle kurardı.
“Aynı sofraya oturan insanların dili ayrı olmaz.”
Çünkü aynı sofrada büyüyen insanlar; aynı hikâyeleri dinler, aynı oyunları oynar, aynı mahallede kavga eder, aynı bayram sabahına uyanırdı.
Kelimeler ortak değildi sadece… Anlamları da ortaktı.
Bugün ise aynı evde yaşayan insanlar bile farklı dünyalarda büyüyor.
Birinin dünyasını algoritmalar şekillendiriyor.
Diğerinin dünyasını televizyon, bir başkasını yapay zekâ, bir diğerini ise sosyal medya fenomenleri…
Artık aynı kelimeyi kullanıyoruz ama aynı şeyi kastetmiyoruz.

İşte bence iletişim burada kopuyor.
Bana göre, doğru veya yanlış, son yıllarda dünyanın yaşadığı en büyük değişim teknolojik değil, toplumsal.
Belki de sessiz bir evrim yaşıyoruz.
İnsanlık tarihinde ilk kez kuşaklar birbirinden sadece yaş olarak değil, zihin mimarisi olarak da ayrışıyor.
Bir kuşak sabretmeyi başarı sayıyor, diğeri hızlanmayı.
Bir kuşak sadakati değer görüyor, diğeri özgürlüğü.
Bir kuşak uzun vadeli düşünüyor, diğeri anlık yaşamayı.
Özüne baktığınızda, kimse yanlış değil.
Ama herkes farklı bir yazılımla çalışıyor.
Türkiye de bu değişimin en net görüldüğü ülkelerden biri.
Çünkü biz aynı anda üç farklı çağ yaşıyoruz. Bir köy kahvesinde hâlâ söz senettir.
İstanbul’un finans merkezinde imzalar dijitaldir. Kapalıçarşı kuyumcular arasında en az 150 yıldır sözle alışveriş ve geleceğe ilişkin ticaret yapılır. Birçok karışık ticari anlaşmazlıklar halen daha oradaki yetkin hakem heyetleri ile çözülür.
Bir genç yatırım tavsiyesini yapay zekâdan alırken, dedesi aynı gün komşusunun fikrine göre karar veriyor.
İkisi de Türkiye’de ve aynı evin çatısı altında yaşıyor.
Ama aynı gerçeklikte yaşamıyor.
Anadolu’da eski köprüler vardır. Taşları farklı ustalar döşemiştir.
Kimi yüz yıl önce, kimi elli yıl önce.
Ama köprüyü ayakta tutan taşların birbirine benzemesi değildir.
Birbirine yük taşımasıdır. İki taşı birbirine bağlayan dönemin mimarlığı ve inşaat tekniğinden halen daha ders alamıyoruz.
Bugün toplum olarak en çok kaybettiğimiz şey belki de budur.
Farklı olmayı öğrendik, ama birbirimizin yükünü taşımayı unuttuk.
Gençler “beni anlamıyorsunuz” diyor. Orta yaş kuşağı “eskisi gibi saygı kalmadı” diyor.
Yaşlılar ise “bizim zamanımızda…” diye başlıyor.
Belki de hiçbirinin söylediği tamamen yanlış değil. Evet, belki de doğru, çünkü herkes kendi döneminin doğrularını savunuyor.
Sorun doğruların değişmesi değil. Doğrular arasında köprü kuramamamız.
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla konuşmak değil de daha fazla anlamaya çalışmaktır. Çünkü iletişim, aynı dili konuşmak değil, aynı duyguyu hissedebilmektir.
Toplumlar, kelimelerini değil, ortak anlamlarını kaybettiklerinde birbirlerinden uzaklaşırlar.
“Anadolu’da eski taş köprüler hâlâ ayaktadır. Çünkü hiçbir taş, ‘Ben tek başıma yeterim.’ demez. Her biri diğerinin yükünü taşır. Toplumlar da böyledir. İletişim, aynı taş olmak değil; aynı köprünün parçası olabilmektir.”
Biraz gayret ve hoşgörü ile düzeltiriz… Ha gayret diyelim mi
Kalın sağlıcakla ,