EMEKLİ OLDUK, AMA HAYATTAN DA MI EMEKLİ OLACAĞIZ?

Sinan Bayraktar
ABONE OL

Bir insan düşünün.
Otuz beş/ kırk yıl çalışmış.
Sabah erkenden kalkmış, işe gitmiş, prim ödemiş, vergi vermiş, çocuk büyütmüş, ülkenin üretimine katkı sağlamış.
Sonunda ona şu söylenmiş:
“Artık emeklisiniz.”
Oysa bugün Türkiye'de birçok insan için emeklilik bir dinlenme dönemi olmaktan çıkıyor.
Yeni bir ekonomik mücadele dönemi başlıyor.
Belki de bu yüzden Türkiye’de “emekli” kelimesinin yanına giderek başka bir kelime daha yaklaşıyor:
‘’Emeklemek’’
Türkiye’nin sorunu yalnızca emekli aylığının önceki ücrete oranı değil; ücret seviyesinin, satın alma gücünün, enflasyonun ve tamamlayıcı sosyal güvence mekanizmalarının birlikte yetersiz kalabilmesidir
Çünkü mesele artık yalnızca ne kadar emekli maaşı alındığı değildir.
Belki de herkes şu soruları soruyor:
“Emekli mi Olduk, Emeklemeye mi Başladık?”
Farklı bir ironik bakışla da şunları söylemek daha doğru olur galiba.
 “Emekli Maaşı Değil, Emeklinin Hayatı Küçülüyor”.
“40 Yıl Çalış, Sonra Geçinmeye Çalış”.
Asıl mesele şudur:
Bir insan ömrünün 30-40 yılını çalışarak geçirdikten sonra, emekli olduğunda insan onuruna yakışır bir yaşam sürdürebiliyor mu?
Bugün en düşük emekli aylığı 23.552 TL.
Üstelik yaklaşık 5 milyon insanın bu taban aylık düzenlemesinden etkilenmesi bekleniyor.
Bu rakama sadece bir maaş olarak bakmayalım.
Bir de hayatın içine koyalım.
Kira…Elektrik…Doğalgaz…Gıda…Ulaşım…Sağlık harcamaları…Bir toruna alınacak küçük bir hediye…Ayda bir kez dışarıda içilecek çay veya yemek…
Ve yıllarca çalışmış bir insanın kendisine ayırmak isteyeceği küçücük bir sosyal yaşam.
İşte ekonomi aslında burada başlıyor.
Çünkü gelir yalnızca cebinize giren para değildir.
Gelir, o parayla yaşayabildiğiniz hayattır.
Türkiye ile gelişmiş Avrupa ülkeleri arasındaki emeklilik farkını da bu nedenle yalnızca euro ve TL üzerinden okumak büyük hata olur.
Burada çok ilginç bir nokta daha var. OECD’nin teorik emeklilik modeli Türkiye için oldukça yüksek bir “ikame oranı” gösterebiliyor. Örneğin ortalama kazanç düzeyindeki bir çalışan için gelecekteki net emeklilik gelirinin çalışma dönemindeki net kazanca oranı Türkiye’de OECD modellerinde birçok Avrupa ülkesinin üzerinde çıkıyor. Ama bu veri, bugünkü Türk emeklisinin refah içinde yaşadığı anlamına gelmiyor. Çünkü oran yüksek olsa bile, oranlanan ücretin kendisi düşükse ve yüksek enflasyon satın alma gücünü hızla eritiyorsa, yüksek görünen oran düşük bir yaşam standardına dönüşebiliyor.
Almanya’da, Fransa’da, Hollanda’da veya İskandinav ülkelerinde de emeklilik sistemleri tartışılıyor.
Oralarda da nüfus yaşlanıyor.
Oralarda da çalışan nüfusun emeklileri finanse etmesi giderek zorlaşıyor.
Eurostat verilerine göre Avrupa Birliği'nde 65 yaş ve üzerindeki insanların çalışan nüfusa oranı hızla yükseliyor. 2004 yılında her yaşlıya yaklaşık dört çalışma çağındaki insan düşerken, 2024'te bu sayı üçün altına inmiş durumda.
Yani Avrupa'nın da emeklilik konusunda güllük gülistanlık bir geleceği yok.
Fakat önemli bir fark bulunuyor.
Birçok gelişmiş Avrupa ülkesinde emeklilik yalnızca “devletin verdiği aylık” üzerinden düşünülmüyor.
Devlet emekliliği, İşveren destekli emeklilik fonları, bireysel emeklilik ve özel birikimler, sosyal konut destekleri, sağlık sisteminin sağladığı güvenceler ve bazı ülkelerde kira ve ısınma yardımları var.
Başka bir ifadeyle emeklinin hayatını yalnızca maaş bordrosundaki rakam belirlemiyor.
Emeklinin çevresinde onu ayakta tutan bir sosyal güvenlik ekosistemi bulunuyor.
Örneğin Hollanda'nın emeklilik sistemi uzun yıllardır devlet aylığını mesleki emeklilik fonlarıyla tamamlayan yapısıyla dikkat çekiyor.
Fransa’da kamu emeklilik sistemi çalışma hayatındaki gelirin önemli bölümünü korumaya çalışıyor.
Almanya’da devlet emekliliğinin yanında işyeri ve özel emeklilik araçlarının önemi giderek artıyor.
Elbette bu ülkelerde de düşük gelirli emekliler, özellikle yalnız yaşayanlar ve kadınlar açısından sorunlar mevcut.
Nitekim Avrupa Birliği’nde 2024 yılında 65 yaş üzerindeki insanların yaklaşık beşte biri yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındaydı.
Demek ki Avrupa’da da emeklilik otomatik olarak refah anlamına gelmiyor.
Fakat bizim açımızdan asıl soru başka:
Türkiye’de emekli maaşı neden giderek bir “ana gelir” olmaktan çıkıp “destek gelirine” dönüşüyor?
Çünkü çok sayıda emekli için denklem artık şöyle kuruluyor:

Emekli maaşı + çalışan eşin geliri.

Emekli maaşı + çocukların desteği.

Emekli maaşı + kira geliri.

Emekli maaşı + geçmişten kalan birikim.

Emekli maaşı + yeniden çalışma. Bunlardan biri yoksa sistem zorlanmaya başlıyor ve bana göre üzerinde düşünmemiz gereken asıl ekonomik problem tam olarak burada oluşuyor.
Bir emeklilik sistemi, vatandaşın başka gelir kaynakları olduğu varsayımı üzerine kurulamaz.
Çünkü herkesin kiraya verecek ikinci bir evi yoktur.
Herkesin bankada birikmiş parası yoktur.
Herkesin destek olabilecek çocukları yoktur ve 70 yaşındaki herkes tekrar çalışabilecek sağlık ve enerjiye sahip değildir.
Üstelik Türkiye’de yaşlı nüfusun çalışmaya devam etmesi de küçümsenecek düzeyde değildir. TÜİK'in 2024 verilerinde 65 yaş ve üzerindekilerin işgücüne katılım oranı %13,1'e çıkmaktadır.
Bu insanların tamamının ekonomik mecburiyet nedeniyle çalıştığını elbette söyleyemeyiz.
Ama şu soruyu sormamız gerekir:
Emekli neden hâlâ çalışıyor?
Çalışmak istediği için mi?
Yoksa çalışmak zorunda olduğu için mi?
İki durum arasında çok büyük bir sosyal politika farkı vardır.
Burada bir başka ekonomik yanılsamaya da dikkat etmek gerekiyor.
OECD emeklilik modellerinde Türkiye'nin emekli aylığının çalışma dönemindeki kazanca oranı, yani “ikame oranı”, bazı Avrupa ülkelerinden yüksek görünebiliyor.
İlk bakışta insan şöyle düşünebilir:
“O halde Türkiye'deki emeklilik sistemi kötü değil.”
Ama ekonomi bazen yüzdelerin arkasına saklanır.
Diyelim ki bir ülkede çalışan 100 birim kazanıyor ve emekli olduğunda 70 birim alıyor.
Başka bir ülkede çalışan 300 birim kazanıyor ve emekliliğinde 180 birim alıyor.
Birinci ülkede oran %70'tir.
İkinci ülkede %60.
Kağıt üzerinde birinci ülke daha başarılı görünür.
Peki hangi emekli daha iyi yaşıyor?
İşte mesele budur.
Emekliliğin başarısı yalnızca maaşın eski maaşa oranıyla değil, o maaşın satın alabildiği hayatla ölçülmelidir.
Türkiye'nin son yıllarda yaşadığı yüksek enflasyon da emeklilerin durumunu özellikle zorlaştırdı.
Çünkü emekliler toplumun gelirini hızla artırma imkânı en sınırlı kesimlerinden biridir.
Bir işletme fiyatını artırabilir, bir çalışan iş değiştirebilir, bir esnaf kazancını yükseltmeye çalışabilir, bu serbest ekonomik sistemde oldukça doğal bir süreçtir.
Ama emeklinin pazarlık şansı olmadığı gibi, geliri merkezi olarak belirlenir.
Bu nedenle yüksek enflasyon aslında emeklinin cebinden sessizce para alan görünmez bir vergiye dönüşür.
Bugün tartışmamız gereken mesele yalnızca, Emekliye ne kadar zam yapalım? olmamalıdır.
Daha temel bir soru sormalıyız
Türkiye nasıl bir emeklilik sistemi kurmak istiyor?
Sadece çalışanların bugünkü primleriyle bugünkü emeklilerin maaşlarının ödendiği bir sistem mi?
Yoksa devlet güvencesi, işveren katkısı, uzun vadeli emeklilik fonları, bireysel tasarruflar ve sosyal desteklerin birlikte çalıştığı çok katmanlı bir sistem mi?
Çünkü nüfus yaşlanıyor.
Bugün zorlanan sistem, yarın çok daha büyük bir demografik baskıyla karşılaşacak.
Dolayısıyla mesele sadece bugünkü emekliye zam yapmak değildir.
Mesele, bugünün çalışanının yarının yoksul emeklisine dönüşmesini engellemektir.
Ben emekliliğe yıllarca çalışmanın sonunda alınan bir maaş olarak bakmıyorum.
Emeklilik aslında bir ülkenin kendi vatandaşına verdiği sözdür.
“Çalıştın, ürettin, prim ödedin, vergi verdin, bu ülkenin büyümesine katkıda bulundun.”
“Şimdi hayatının kalan bölümünü ekonomik korku yaşamadan sürdürebilirsin.”
Gelişmiş sosyal devlet ile gelişmemiş sosyal devlet arasındaki fark biraz da burada ortaya çıkar.
Çünkü mesele yaşlı insanlara para vermek değildir.
Mesele, yıllarca ayakta tuttuğunuz insanların yaşlandıklarında emeklemek zorunda kalmamasını sağlamaktır.
Emeklemeden yaşamak umuduyla
Sağlıkla kalın