Sinan Bayraktar

Sinan Bayraktar

Gündem Analiz

Hayat neden ucuzlamıyor?

06 Ağustos 2026 - 20:31

Hayat neden ucuzlamıyor?

Son aylarda ekonomi yönetiminden en sık duyduğumuz cümlelerden biri bu. Açıklanan resmi veriler de fiyat artış hızının önceki dönemlere göre yavaşladığını ortaya koyuyor. Ancak aynı dönemde pazara çıkan emekli, markette alışveriş yapan asgari ücretli ya da çocuğunun mutfak masrafını hesaplayan bir aileye bu cümleyi söylediğinizde alacağınız cevap büyük ihtimalle aynı olacaktır:
“Biz neden bunu hissetmiyoruz?”
Aslında burada ekonominin en temel ama en çok yanlış anlaşılan kavramlarından biri devreye giriyor.
Enflasyonun düşmesi, fiyatların düştüğü anlamına gelmez. Sadece fiyatların artış hızının yavaşladığını gösterir. Başka bir ifadeyle araç hâlâ ilerlemektedir; sadece gaz pedalına biraz daha az basılmaktadır.
Ne var ki vatandaşın gündelik hayatı istatistiklerden değil, alışveriş fişinden etkilenir.
Çünkü mutfakta yaşanan gerçek, çoğu zaman açıklanan ortalamalardan çok daha güçlüdür.
Ortalama enflasyon ile hissedilen enflasyon aynı değildir. Tıpkı ekonomik analizlerde sıkça gözden kaçan önemli noktalardan biri de budur.
TÜİK’in açıkladığı enflasyon oranı toplumun ortalama tüketim sepetini temsil eder.
Oysa toplumun ortalaması diye yaşayan kimse yoktur. Emeklinin Asgari ücretlinin  sepeti farklıdır.
Yüksek gelir grubunun harcamaları ise tamamen farklıdır.
Geliri yüksek olan bir aile bütçesinin yüzde 15-20’sini gıdaya ayırırken, düşük gelirli bir ailede bu oran çoğu zaman yüzde 50’nin üzerine çıkmaktadır. Fırından ekmek alanlara bir bakın anlarsınız. Geliri yüksek olanlar zaten ekmek yiyemiyor !
Dolayısıyla gıda fiyatlarındaki her artış, dar gelirlinin bütçesinde katlanarak hissedilir.
İşte bu nedenle aynı ülkede yaşayan iki kişi, aynı enflasyon oranına bakıp tamamen farklı hayatlar yaşayabilir.
Tıpkı hava durum raporlarında açıklanan iki unsur gibi.
Hava sıcaklığı 30 derece, ama hissedilen 37 derece olacaktır cümlesinin anlamı şeklinde, açıklanan enflasyon rakamları %30 ama hissedilen ve hatta fiilen yaşanılan % 50-60 civarında
Türkiye ekonomisinde son yılların en belirleyici sorunu hiç kuşkusuz gıda enflasyonu oldu.
Normal şartlarda enflasyonla mücadelede faiz politikası önemli bir araçtır. Talep yavaşladığında fiyat baskılarının azalması beklenir. Ancak gıda sektörü klasik ekonomik kuralların tam anlamıyla işlemediği alanlardan biridir.
Bir domatesin fiyatını yalnızca talep belirlemez. Mazot fiyatı belirler, gübre belirler, elektrik belirler, sulama maliyetleri belirler. nakliye belirler, soğuk hava deposunun giderleri belirler.İşte ,geçen yıl yaşanan ‘’don’’ olayı gibi İklim değişikliği belirler.
Hatta bazen tek bir don olayı veya kurak geçen birkaç hafta bile milyonlarca tüketicinin market fişini değiştirebilir.
İşte bu nedenle gıda enflasyonu, para politikasına en dirençli enflasyon türlerinden biri olarak kabul edilir.
Bugün Türkiye’de enflasyonu en ağır hisseden kesimlerin başında emekliler geliyor.
Çünkü emekli bütçesinde “erteleyebileceği” harcamalar son derece sınırlıdır.
Elektrik, doğalgaz  faturası  ertelenemez. İlaç alınmak zorundadır. Pazardan sebze almak zorunludur.Artık süt, yumurta ve ekmek lüks tüketim değildir.
Dolayısıyla fiyat artışlarının en yoğun yaşandığı kalemler, emeklinin zaten en fazla harcama yaptığı alanlardır.
Bu nedenle resmi enflasyon yüzde 30 olsa bile birçok emekli günlük hayatında yüzde 40-50’lik bir hayat pahalılığı hissedebilmektedir.
Burada psikolojik değil, bütçesel bir gerçeklik vardır.
Türkiye son iki yılda para politikasında önemli bir normalleşme sürecine girdi.
Faiz artışları, kredi genişlemesinin sınırlandırılması ve parasal sıkılaşma, enflasyonun yönünü aşağı çevirmede belirli ölçüde etkili oldu.
Ancak ekonominin diğer ayağı olan üretim cephesinde aynı hızın yakalanabildiğini söylemek kolay değil.
Eğer, tarımsal planlama, verimlilik artışı, düzgün kooperatifleşme, akıllı depolama yatırımları ve hatta üreticinin finansmana erişimi ama uygun maliyetle erişimi gibi bileşenlerde sağlanacak ilerleme, gıda fiyatlarının kalıcı biçimde dengelenmesi açısından para politikası kadar önem taşıyor.
Üretim artmadan fiyat istikrarı sağlamak oldukça güç.
Ekonomi yönetimleri doğal olarak makro göstergelere bakar.
Vatandaş ise buzdolabına ve tencereye bakar.
Devlet enflasyonun yüzde kaç olduğuna odaklanırken, emekli ay sonunda torununa meyve alıp alamadığına bakar.
İşte ekonominin sosyal boyutu tam da burada başlıyor.
Makro göstergeler düzelirken mikro hayatın aynı hızla toparlanmaması, toplumda “ekonomi düzeliyor ama ben hissetmiyorum” algısını güçlendiriyor.
Bu algı yalnızca iletişim sorunu değildir.
Satın alma gücünün henüz istenilen ölçüde toparlanamamış olmasının doğal sonucudur.
Enflasyonla mücadele, yalnızca fiyat artış hızını düşürmekten ibaret değildir.
Gerçek başarı; emeklinin maaşıyla ay sonunu rahat getirebildiği, dar gelirli ailenin alışveriş sepetinden temel gıda ürünlerini çıkarmak zorunda kalmadığı ve ücret artışlarının hayat pahalılığı karşısında erimediği bir ekonomik düzen kurabilmektir.
Ekonomik istikrarın nihai göstergesi, istatistik tablolarında görülen düşüşler değil; vatandaşın pazardan dönerken “Bu ay biraz daha rahat alışveriş yaptım.” diyebilmesidir.
Çünkü enflasyon rakamlarda düşebilir.
Ama gerçek başarı, hayatın da ucuzladığı gün başlayacaktır.
Vatandaş, geçen ay gittiği markette fiyatların değişmediğini gördüğü gün mutlu olacaktır.
Umarım etiketlerin sık değişmediği günlere doğru yol alırız.
Sağlıklı günler diliyorum

 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum