Bir koşuşturmacadır gidiyor…
Bu sabah saat 05.30’da dışarı baktığımda, yol kenarında servis bekleyen birkaç insan gördüm. Henüz gün doğmamıştı; sokaklar sessiz, şehir uykudaydı. Onlarsa çoktan güne başlamıştı.
Kim bilir, evlerinden çıkarken neleri geride bırakmışlardı? Sıcak bir yatağı, yarım kalmış bir sohbeti, belki de çocuklarının uykudaki yüzünü…
Neydi onları bu saatte yollara düşüren?
Hayatın kendisi. Daha doğrusu, hayatı sürdürebilmek için verilen mücadele.
İstanbul gibi bir metropolde her gün yaşanan büyük hareketliliğin küçük bir kesitiydi bu manzara. Şehrin başka yerlerinde fırınlar açılıyor, fabrikaların kapıları aralanıyor, mağazalar hazırlanıyor, servis araçları yollara çıkıyordu. İnsanlar, kentin görünmeyen çarklarını döndürmek için birer birer yerlerini alıyordu.
Şehir uyanmadan insanlar uyanıyor.
Çünkü kiranın, mutfağın, faturaların, okul masraflarının ve ulaşım giderlerinin beklemeye niyeti yok. Çocukların geleceği, yaşlıların ihtiyaçları ve ay sonunu getirme kaygısı, insanları her gün yeniden yola çıkarıyor.
Bütün bu hesapların ortasında bildik bir ifade duruyor: Ekmek parası.
Peki insan yalnızca geçimini mi sağlıyor? Yoksa bunun karşılığında sağlığından, ailesinden, hayallerinden ve kendine ayırabileceği zamandan da mı vazgeçiyor?
Asıl soru belki de şu:
Ekmek parası mı kazanıyoruz, yoksa hayatımızı ekmek arasına mı sıkıştırıyoruz?
O insanların her birinin ayrı bir hikâyesi var. Kiminin evinde uyuyan bir çocuğu, kiminin yolunu gözleyen bir eşi, kiminin ödenmesi gereken borçları, kiminin de sessizce koruduğu umutları…
Yıllar boyunca aynı servise binip aynı yollardan geçenler var. Bir süre sonra yolculuklar alışkanlığa, alışkanlıklar ise hayatın kendisine dönüşüyor. İnsan, neyi ne kadar özlediğini ancak durup düşündüğünde fark ediyor.
Günün en verimli saatleri yolda geçen, ailesiyle geçireceği zamanı dinlenmeye ayırmak zorunda kalan biri; kazandıklarının hesabını yaparken kaybettiklerini nasıl ölçebilir?
Elbette çalışmak hayatın vazgeçilmez bir parçası. Emek vermek, üretmek ve sorumluluk almak insanı hayata bağlar. Sorun çalışmakta değil; çalışırken yaşamayı unutmakta.
“Borçlar bitsin, sonra dinlenirim.”
“Çocuklar büyüsün, sonra kendime zaman ayırırım.”
“Biraz daha çalışayım, sonra ailemle ilgilenirim.”
Peki ya o “sonra” hiç gelmezse?
Çocuklar büyür, yıllar geçer, anne babalar yaşlanır. İnsan, sürekli ertelediği şeylerin aslında hayatın kendisi olduğunu bazen çok geç anlar.
Bu nedenle yol kenarında bekleyen o insanlara bakarken yalnızca bir servis bekleyişi görmedim. Bir çalışma düzenini, büyük şehirlerin insanlardan talep ettiği bedeli ve geçim mücadelesinin görünmeyen yüzünü düşündüm.
Çünkü şehirler yalnızca binalar, yollar ve ışıklı caddelerden oluşmaz. Onları ayakta tutan, her gün o yollara çıkan insanların emeğidir. Fakat şehir büyürken insanın yaşam alanı daralıyorsa, üzerinde durulması gereken ciddi bir sorun var demektir.
Ekonomiyi yalnızca büyüme oranları, üretim rakamları ve satış hedefleriyle değerlendirmek yeterli mi?
Bir çalışanın işe kaç dakikada ulaştığını hesaplıyoruz da ailesine ne kadar zaman ayırabildiğini soruyor muyuz? Verimliliği ölçerken yorgunluğu, motivasyonu ve yaşam kalitesini de hesaba katıyor muyuz? Çalışma saatlerinin sonunda insana kendisi için ne kadar hayat kaldığını düşünüyor muyuz?
Gerçek refah, yalnızca daha fazla kazanmak değil; kazandığımızla insanca yaşayabilmektir.
Emeğin değeri bordrodaki rakamla sınırlı değildir. İnsan çalışırken onurunu koruyabiliyor, ailesine zaman ayırabiliyor, dinlenebiliyor ve geleceğe umutla bakabiliyorsa emeği gerçek karşılığını bulmuş demektir.
Bir süre sonra servis geldi. Kapılar açıldı, insanlar koltuklarına yerleşti ve araç hareket etti. Şehir yavaş yavaş uyanırken yeni bir gün başladı.
Akşam olduğunda aynı insanlar yorgunluklarını yanlarına alıp evlerine dönecek, ertesi gün yine yola çıkacaklardı.
Peki bu döngünün sonunda geriye ne kalacaktı? Ödenen faturalar mı, kazanılan para mı, yoksa biriktirilen yorgunluk mu?
Belki de kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Gerçekten ekmek parası mı kazanıyoruz, yoksa onu kazanabilmek için hayatımızı ekmek arasına mı sıkıştırıyoruz?
İnsan yalnızca karnını doyurmak için yaşamamalı. Çalışırken yaşadığını da hissedebilmeli.
Ekmek insanın karnını doyurur; fakat hayata doyabilmek için insana ekmekten fazlası gerekir.
Bir şehrin gerçek hikâyesi bazen en kalabalık caddelerinde değil, gün doğmadan yol kenarında sessizce bekleyen insanların yüzünde yazılıdır.


FACEBOOK YORUMLAR